Manşetler

BİRLEŞİK DEVRİM HAREKETİ VE DİKKAT ETMEMİZ GEREKEN KİMİ KONULAR

* devrimcikarargah.org'dan alinmistir

Emir Adnan Demirci

16 Mart 2016/Rojava

HBDH’nın kurulmasıyla Türkiye devrimci hareketinin tarihinde yeni bir dönem açıldı.

Her geçiş döneminde olması gerektiği gibi, HBDH da, eskinin sorunlarının yanı sıra kendini gerekçelendirdiği yeninin sorunlarını da aşmakla yükümlüdür.

Bu, birinci olarak, eskiye örgütsel ve mücadele tarz ve yöntemleriyle müdahale ederek; ikinci olarak, yeniyi siyasal hedef ve sloganlarıyla tarif ederek yapılacaktır.

Birincisi şudur:

Bilindiği gibi Türkiye devrimci ve sosyalist hareketinin tarihinde örgüt ve mücadele tarz ve hedefleri açısından kendi özgünlükleriyle karakterize olan bazı dönemler mevcuttur. Devrim tarihimize ilişkin olarak başka çalışmalarımızda daha ayrıntılı değerlendirdiğimiz bu kapsamı konumuza ilişkin kısmıyla kısaca özetleyecek olursak şöyle diyebiliriz:

 

1920 kuruluşuyla oluşan birinci dönem Bolşevik devrimin etkisi ve gelişmesine göre klasik tarzda şekillenmiş, ideolojik ve teorik ortodoksisinin yüksekliğinin yanı sıra proletaryanın ülke gerçeğindeki düşük profili itibariyle sönük bir siyasal düzey oluşturmuştur.

İkinci dönem ise, Türkiye’nin özgün bir devrim gerçekliği olan aydın gençliğin 60’lardaki dünya konjonktürüne koşut olarak hızlı ve yüksek bir devrimci siyasal pratik geliştirmesiyle karakterize olmuştur. Bu dönem esas olarak 80 sonrası devrimci zorlamaların 90 başlarında devlet terörüyle bir kez daha tasfiye edilmesiyle pratik olarak; uluslararası sosyalizmin çözülmesiyle de ideolojik ve siyasal olarak etkin bir düzlem oluşturma gücünü yitirmiştir.

Böylece, Türkiye devrimci ve sosyalist hareketinin tarihinde, geçmiş yenilgileri kendi varlık sebebi sayan oportünist ve liberal solun egemenlik süreci öne çıkmıştır. Bu öne çıkış, özellikle yenilgili süreçlerinde Türkiyeli devrimci mücadelenin moralini ayakta tutan Kürt özgürlük hareketi bünyesinde Öcalan’ın tutsaklığı ve reformist ve post modern paradigmal değişikliklere yönelinmesiyle iyice pekişmiştir. Bu dönem devrimci/sosyalist siyasal tarihimizin oportünist karakterli üçüncü dönemini oluşturmuştur.

Bu dönemin bizim için özel bir anlamı vardır; Devrimci Karargâh kendi varlık nedenini bu oportünist üçüncü dönemin inkarında bulmuştur.

Bu inkârın siyasal yolculuğu itibariyle Devrimci Karargâh, Kürt devriminin 2004’te aldığı 1 Haziran atılım kararlarına Türkiyeli devrimci cephenin tekil bir refleksi olarak Medya Savunma Alanları’nda kurulmuştur.

Devrimci Karargâh’ın kurulduğu andan itibaren öne çıkardığı temel söylem, devrimci-sosyalist hareketin içinde bulunduğu oportünist süreci aşacak yeni bir devrimci atılım sürecinin inşası olmuştur; yani oportünist üçüncü dönemi kapatarak devrimci dördüncü dönemin açılışını önermiştir

Bu amaçlı taktik ve örgütsel önermelerimiz ise Kürt devrimiyle “siper yoldaşlığı”nı ve Türkiyeli ve Kürdistani devrimlerin ortak davranış zeminlerini geliştirmek şeklinde ifade edilmiştir. Bu potansiyel gelişmeleri realize etmek açısından ise, Devrimci Karargâh,  devrimci savaş’ı temel mücadele tarzı olarak önermiş ve uygulamaya koymuştur.

Yılmazkaya yoldaşın komutanlığında Türkiye sol ortamında gündemleştirilen taktik tarz ve örgüt önermelerimiz, yoldaşın Bostancı direnişiyle bayraklaştı. Bu moment oportünist üçüncü dönemde bir yırtılma momenti idi. Ne ki, Devrimci Karargâh bu momenti yeterince derinleştirme, bir sürece dönüştürme gücü gösteremedi.

Bugün AKP-RTE diktatörlüğünün en çekirdek daralma üzerinden bütün muhaliflerine karşı gösterdiği yaygın şiddet, o dönem, şimdi AKP-RTE’nin yanında bulunmayan Cemaat’in, liberallerin, yasalcı bütün düzen solcularının desteği, gizli açık onayı ve ideolojik-siyasal paylaşımlarıyla doğrudan Devrimci Karargâh’a yöneltildi. Altından kalkamadık. Sol sosyalist zeminde kuşatmayı yeterince yaramadık.

Ancak gelişmelerin kendi öncü hamlemizi gerekçelendirdiğimiz konjonktürel analizlerimize uygun seyri örgütsel daralmamızı aşkın bir şekilde mücadele çizgimizin koyulmasına ve çoğalmasına yol verdi. Kürt özgürlükçülüğünün “barış ve çözüm” yönelimiyle güçlenen liberal ve oportünist siyasal atmosfer altındaki sol sürece yapılan Yılmazkayacı müdahalenin etkileri neredeyse silinmek üzereydi ki önce Gezi Haziranı, ardından Kobane direnişi yeni sol sürecin devrimciliğe olan ihtiyacının altını yeniden çizdi. Devrimci Karargâh’ın “siper yoldaşlığı” çağrısına sağır kalmayı tercih eden Türkiye solu Rojava devriminin çağrısına kayıtsız kalamadı.

Bu bizim taktik önermelerimizden ilkinin aşılması anlamına geliyordu. “Siper yoldaşlığı” çağrısı Rojava devriminde artık Türkiye devrimci hareketine ait politik bir tutum haline gelmişti ve bu tutum Gezi Haziranı ve Kobane direnişi sonrasında hiçbir tutamağı kalmayan oportünist ve liberal üçüncü dönem solculuğuna alternatif bir çizgi oluşturmaktaydı.

Bununla birlikte kendini örgütsel bir düzeye çıkaramayan bir çizginin, keza kalıcı siyasal düzeyler oluşturamama riski de mevcuttur. Örneğin Türkiye devrimci hareketlerinin 80-90 arasında Bekaa’daki mevcudiyeti bu riski yaşamıştır. O dönem Bekaa’da bulunan Türkiyeli örgütler tek tek oligarşiye karşı önemli mücadeleler örgütlemişlerse de kendi aralarında yaratamadıkları mücadele ortaklığını düşman karşısında yenilgin kader ortaklığında yaşamışlardır. Bu yenilgilerin ardının oportünist ve liberal sol şekillenmeyle geldiğini zaten biliyoruz.

Türkiyeli devrimin Rojava yığınağının da aynı riski yaşamaması için yapılan kimi temas ve tartışmalar ise çok yetersizdi. Bu yetersizliğin Kürt devriminin özyönetim direnişiyle yükselttiği mücadele moraliyle henüz hissedilmediği koşullarda Kürt devriminin “Birlik” çağrısı geldi. Başkasından gelmesi mümkün değildi. Özyönetim direnişleri için metropol alanlarda kayda değer bir mücadele yürütme gücünde olamayan Türkiyeli devrimci örgütlerin varlığında böyle kapsamlı bir örgütlenme düzeyini, “oluşturma” iradesiyle önerme hakkı ve imkanı yalnızca PKK’de vardı. Öncülük buydu. PKK inisiyatifini kullandı; HBDH kuruldu.

Artık Türkiye sol/sosyalist siyasal alanında oportünist BHH’ya karşı devrimci BDH var.

Artık “Erdoğansever” Kürt burjuvazisine yaslanılarak yürütülen “düzensever” liberal sol siyasete karşı devrimci BDH var.

Bu gelişmeler Devrimci Karargâh’ın gündemleştirmeye çalıştığı oportünist üçüncü dönemin aşılarak yerine devrimci dördüncü dönemin inşasına örgütsel ve siyasal düzeyde geçilmiş olduğunu gösteriyor.

Bir dönemin aşıldığı ve yeni bir döneme geçildiği açıktır ama bununla birlikte, bu geçişin başlangıç evrelerinde hala geçişe ait zaaf ve risklerin canlılıklarını koruduklarını unutmamak gerektir. Bunu gene en somut şekilde Kürt devrim süreci üzerinde gözlemleyebiliyoruz. Bilindiği gibi Kürt devrimi 93’ten beri süren üçüncü dönem siyasetini 2011’de dördüncü stratejik dönem tanımıyla devrimci halk savaşı evresine yöneltti. Buna rağmen bu geçiş öncel evrelerin tarzlarıyla birlikte gelişti. Ancak 2012-15 barış ve çözüm süreci nihai açmazlarıyla tüketildikten sonra, yani öncü irade toplumsal temelde bir siyasal kabule ulaştıktan sonra dördüncü dönem bütün siyasal tarzların belirleyicisi olarak öne çıktı.

Türkiye’de de sınıf mücadelesi başta proletarya olmak üzere emekçi sınıfların devrimci mücadelesi olarak öne çıkıncaya değin mücadelede üçüncü döneme ait ağırlıklar görmek mümkün olacaktır. Proletaryanın ve emekçi kitlelerin devrimci siyasetinin öne çıkması ise yığınlar üzerindeki –artık kararsız dengeyi de içkin olan- suni dengenin kırılma sürecine koşut gelişecektir. Bu itibarla Türkiyeli devrimci dördüncü dönem özelliklerini egemen kılabilmek için mücadeleyi devrimci savaş tarz ve yöntemleriyle yüklemek kaçınılmazdır. Bu görevden geri düşüş, üçüncü dönem siyasetinin yani oportünist ve liberal solun artık egemen olamasa da zaman zaman yeniden ağırlık oluşturmasına yol verebilir. “Birleşik devrim”i devrimci savaşla hareketlendirmek devrimci mücadelenin bu dönemki taktik faaliyeti olmalıdır.

Bu uzun pasajlar sonrasında konunun tasnifini yeniden toparlayabilmek için söyleyecek olursak, HBDH’nın kurulmasıyla birlikte yapılması gereken iki stratejik vurgudan birincisi devrimci dördüncü dönemin ağırlığının mücadeleye devrimci savaş tarz ve yöntemlerinin yüklenmesiyle orantılı olacağı hususudur ki, bu konu birinci stratejik vurguyu sadece Türkiye devrimci hareketine ait kılar.

İkinci stratejik vurgu ise birleşik hareketin bütün bileşenlerine, yani Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin örgütlerine yöneliktir. Bu haliyle ikincisi mücadelenin verili AKP-RTE egemenliğini aşkın olarak düşünülmesi ve planlanmasıdır.

AKP-RTE iktidarı öylesine zayıf temeller üzerinde iktidar oldu ki onun iktidardan alaşağı edilebileceğine dair, zaman zaman kolay umutlara kapıldık. Ama her umutlanmamız, belki onun iktidar güçlerinin daralmasıyla, ittifaklarından sıyrılmasıyla ama buna karşın düzen egemenliğini daha da güçlendirmesiyle sonuçlandı. Gezi Haziranı’ndan beri AKP-RTE iktidarına yönelik bu dalgalanmaları sık yaşadık

Ancak son günlerin gelişmeleri öncekilerden daha yüksek perdelidir, sanki. Örneğin Obama’nın Erdoğan’ı aşağılayan değerlendirmeleri, eş zamanlı olarak Amerika’nın Türkiye politikasını belirlemede kesinliği tartışılmaz olan “emekli” elçilerin gösterdiği yön ve hatta denebilir ki kimi başka bazı gerekçelerin yanı sıra Amerika’nın RTE’ye karşı hamlesinin de önünü açmaya yarayabilecek şekilde Rusya’nın Suriye’den “çekiliyor gibi” yapması… çünkü biliyoruz ki 10’lu yılların başlarından beri gündemde tutulan “eksen kayması”na rağmen uluslararası emperyalizmin RTE’ye yönelik hamleleri - Türkiyeli toplum muhalefetinin hiçliğinin ve Kürt burjuvazisinin Erdoğansever Ankara politikalarının ötesinde- ya Guta saldırısı gibi ya da Ukrayna krizi gibi bölgesel gelişmelerle askıda kaldı. Ve şimdi Suriye’de kısmi ateşkesler ve bölgesel yönetim oluşturmayla gelişen süreç, 12 Eylül’ün temel gerekçelerinden biri olması haliyle Hilafet konferansı ve daha önemlisi 1 Kasım seçimlerinden sonra Erdoğan’a yaltaklanmayı temel politika tutturan geleneksel finans kapitalin, Erdoğan’ın gayrı meşru ilan etmesine aldırmadan HDP’yi ziyareti kıyamet alametlerinin iyiden iyiye biriktiğini gösteriyor. Bu nedenle siyasal mevzilenmeyi taktik yoğunlaşma adına da olsa AKP-RTE merkezli yapmanın bizi yakın gelecek politikalarına karşı hazırlıksız kılma ihtimali oldukça yüksektir.

HBDH adına yapılan ortak ve tekil açıklamaların AKP-RTE odaklı olması bizi bu uyarıyı yapmaya yöneltiyor. Ama daha da önemlisi AKP-RTE eliyle uygulanan bölgesel politikaların ve elbette bunlara bağlı olarak TC siyasal düzlemindeki düzenlemelerin salt AKP-RTE’ye ait sanılıyor olması bizi daha da endişelendiriyor.

Burada kısaca yapılabilecek belirlemeler çerçevesinde söyleyecek olursak, her şeyden önce çok yaygın kullanılan “AKP-RTE’nin Suriye politikası iflas etti” mottosu önemli bir yanlışın ifadesidir. AKP-RTE’nin kendine ait bir Suriye politikası yoktur. Suriye’de tekfirci ayaklanma Deyr Zor’da başlatıldığında Erdoğan ve Esad daha aile muhabbeti içindeydiler. Ama Erdoğan nasıl Şangay beşlisine girmekten söz ederken Ukrayna semalarında düşen Malezya uçağının Ruslar tarafından düşürüldüğünü söyleyen ilk siyasi olmuşsa, Esat’la bütün muhabbetine rağmen Esat’a karşı en önde düşmanlık yapan da kolayca o olabilmiştir. Çünkü AKP-RTE bir ara sınıf iktidarı olarak ayakta kalmasının yegâne koşulunun büyük bir bölgesel savaşın aktörü olmasına bağlandığını en iyi görendi ve bu yüzden bütün bölgesel faaliyeti kendi Sedan’ının tetikçisi olmak üzerine kuruluydu. Deşifre olmuş Dışişleri toplantısının içeriğinden Musul hamlesine, Kırım hazırlıklarından İslam Ordusu düzenlemelerine kadar bütün atakları aslında emperyalizmin bölgesel tasarılarının bir parçası olma esasına dayanıyordu, çünkü emperyalizmin yeniden şekillendirmeye çalıştığı Ortadoğu’da sünni şekillenme TC’ye dayalı olarak tasarlanmaktadır ve Kürt-Türk siyasal alanlarının işbirliğine gereksinmektedir. İşte konunun burası emperyalist politikaların RTE üzerinden kayışının attığı yerdir, çünkü AKP-RTE’nin sınıfsal bekası Kürdistan’ın bu iktidara göre sömürge olarak yapılandırılmasına bağlıdır. Yani Erdoğan’ın iflas eden bir Suriye politikasından ziyade emperyalizme ve geleneksel Türkiye finans kapitalizmine rağmen yürürlüğe soktuğu bir Kürt politikası vardır. Bu politikanın niteliğinin ne olduğunu Silopi’de, Cizre’de, Sur’da gördük. Bugünlerde de Nuseybin ve Gever’ de görmekteyiz.

İçinde bulunduğumuz dönemde, emperyalistler açısından bütün bölgesel ve küresel politikalar Amerika’da yeni Başkan görev alana kadar esnek bir zemine oturmuş durumdadır. Ve konu yeni başkan olduğunda, Hillary Clinton’ın Dışişleri görevinden ayrılırken Ortadoğu’da zemin değişikliği önermesinin temel gerekçesinin Ortadoğulu “ittifakların dengesizliği” olduğu ve “topal ördek” Obama’nın da artık asıl görevinin yeni başkan için olabildiğince yolları asfaltlamak olduğu hatırlanmalıdır.

Bütün bu verilerin toplamı itibariyle önümüzdeki dönemin ağırlıklı siyasal ihtimallerinden biri Erdoğansız ama bugüne dek Erdoğan’la bütünleşik anmaya alıştığımız bölge politikalarının, örneğin bölgeye ve Kürdistan’a gene TC merkezli yönelmelerin yeni bir oligarşik denge ve onun uluslararası emperyalist desteği altında yürürlüğe sokulması olabilir.

Türkiye ve Kürdistan devrimleri bu ihtimali görmekte ve tartışmakta henüz tatmin edici bir yeterlilik sergileyemiyor. Birleşik Devrim Hareketi’nin, Türkiyeli ve Kürt emekçi halkları geleceğe ait bu açılımlar ışığında aydınlatması ve mevzilendirmesi insanlık tarihinin bölgede yazılan kaderini belirleyici olacaktır.

Yazdıre-Posta

Brosurler

Devrimci Cephe Broşür Dizisi